Bu yazının başlığında kullandığım deyim, normalde Avrupa’nın ekonomisi kötüye giden devletleri için kullanılan bir ifadedir. 1970’li yıllarda İngiltere, 1990’lı yıllarda Almanya ekonomik sıkıntıları nedeniyle bu şekilde anılmıştır. 2000’li yılların başından itibaren ise Fransa, İtalya ve Portekiz’in de yaşadıkları ekonomik çalkantılar nedeniyle aynı deyimle anıldığı görülmüştür.
Türk toplumu olarak aslında biz de bu kavrama yabancı değiliz. 1850’lerden itibaren Osmanlı Devleti’nin ekonomisinin bozulmaya başlamasıyla birlikte Avrupalı devletler de bizim için aynı ifadeyi kullanmıştır. Hatta I. Dünya Savaşı öncesi Osmanlı Devleti’nin vadesini doldurduğu düşüncesinin ve topraklarının Batılı devletler tarafından bölüşülmesi için gizli antlaşmaların yapılması planlarının arkasında da bu deyim yatmaktaydı.

Günümüzde ise küresel finansal krizden etkilenen Avrupa devletleri için bu deyimin kullanılıyor olması da gülünesi bir durumdur. 
Gerçi bu yazıda vurgulamak istediğim nokta, Avrupa’nın hasta adamlığının ekonomik boyutu değil, siyasi boyutudur. Bir kanser hücresi gibi son yıllarda Avrupa kıtasını saran göçmen karşıtlığı ve yabancı düşmanlığı eksenindeki İslamofobi’nin, Avrupalı devletleri hasta bir adama çevirdiği aşikardır. İktidar olma veya iktidarda kalma hırsıyla Avrupalı merkez sağ siyasetçilerin, aşırı sağ partilerin Avrupa’daki klasik ırkçı ideolojiden dönüştürerek propaganda aracı haline getirdikleri müslüman karşıtı söylemleri kolayca benimsemeleri bu hastalığı kronik bir hale de sokmaktadır.

Genelde Avrupa’daki sol ya da liberal çizgideki siyasi partilerin ise benimsedikleri insan hakları ve demokratik değerler bakımından bu hastalığın tedavisinde ılımlaştırıcı bir etkisi olması beklenirken, ne yazık ki Dünya’da artan muhafazakarlığın da etkisiyle bu partilerin daha içine kapalı bir Avrupa modeline doğru kaydıkları görülmektedir.

Uluslararası ilişkilerin tarihine baktığımızda ise toplumlar ne kadar içine kapanır ve homojenleşmeye çalışırsa, devletlerarası çatışmalarda bir o kadar artış gösterir. Avrupa kıtasına yayılan İslamofobi temelli hastalığın tedavisinde önemli olan ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı bir dil ve uygulamadan ziyade, toplumla uyumlaştırıcı ve kapsayıcı bir yaklaşımın benimsenmesidir. Kısa vadede Avrupa’nın bu hastalık durumundan kurtulmasını beklemek gerçekçi gözükmemektedir.

Avrupalı siyasetçiler de her siyasinin yaptığı kolaycılığa başvurarak, ekonomik ve siyasi başarısızlıklarını gölgelemek için kendisinden kaynaklı olmayan nedenler veya düşmanlar bulma yolunu tercih etmektedirler. Aslında Avrupa’da yaşayan göçmenler veya vatandaşlık almış müslüman kökenliler, Avrupa’nın hastalığından etkilenen kesimler olup, hastalığa neden olanlar değildirler. Şöyle ki, düşük veya orta gelir grubunda yer alan bu kesimler, sosyal refahın bölüşümünde pastadan en az pay alan ama en çok da ayrımcılığa uğrayan kesimidir. Devlet yönetiminde söz sahibi olmayan, ekonomi politikalarını belirleyemeyen göçmen veya müslüman kökenlilerin hastalığın sebebi olması da mümkün değildir.

Dolayısıyla, Avrupalı siyasetçiler, politik başarısızlıklarının üstünü örtmek amacıyla kendinden görmediği bu kesim üzerine oynayarak kolay oy devşirme yolunu tercih etmektedir.

Bu siyasi tercihin varacağı nokta ise Avrupa’nın hasta adamlarının, koma halinde yaşamlarını sürdürmesidir. Eğer, Avrupa’da yabancı düşmanlığı ve İslamofobi ile mücadele edilmek isteniyorsa yapılması gereken Avrupa’nın ortak değerlerini tekrar öne çıkaran bir dile dönüş yapılmalıdır.

İleriki haftalarda bu konudaki önerilerimi içeren yazımı da sizlerle paylaşacağım değerli okurlar.

1 YORUM

  1. İnsan doğası gereği; çıkarları neticesinde, kendini haklı çıkarmak adına hep zıtlıklar öne sürer ve beraberinde oluşan bu kargaşadan maksimum fayda sağlar. Işte günümüzde de durum aynı şekilde devam etmektedir. Güzel bir konuya değinilmiş hocamıza teşekkür ediyorum. Islamifobi ile mücadele edilirken tabiki Avrupa temelli özgürlükler, insan hakları ve demokrasi gibi temel kavramlar çerçevesinde bir geri dönüş olacak ancak bunların yanında bir islam lobisi de oluşturulsa belki de daha örgütlü bir şekilde ileri yol katedilmiş ve yanlış algılanmaların önüne geçilmiş olur. Çünkü insanların algılarının değiştirebilmesi için bir takım bilinçin konunun uzmanları tarafından anlatılması ve yorumlanması gerekir. Gelecek yazıları merakla bekliyor iyi çalışmalar diliyorum…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here