FACEBOOK SAYFAMIZI BEĞENMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Ya hep erken yol almak, ya gelecek olanların hep gecikmesi. 

                             Ömür hızla geçen film.

    Çocukluk anılarından kalan; anlamlı, dualı havası, kitap kokuları ile unutamadığım sıcak yuvamız; evimiz. Mevsimlerin rengârenk geçtiği, kalbimi doyuran anne ve babamın yaşattıkları. 

                  Dolu dolu yaşayanlar, çok yalnız kalıyormuş aslında…

    Dondurucu kış mevsiminde, camların çam ağaçları gölgesinde kalıplaşarak buz tuttuğu, bastıkça diz boyunca battığım kar içinde, buram buram bahar kokan perdelerin pencerelerinde uçuştuğu, kadir ve kıymetini bilemediğim hatırasında eşiğine başımı koymak istediğim mabedim. Böyle bir yuva gerçekliğinde kalan geçmiş… 

              Saf gönüllü, nur yüzlü sevdiklerim ile kalbimin ötelerde olması. 

          Diyebilirim ki; bir yerlerden kaçıyor hayat, zaman durmak bilmiyor. Şimdi altmış dakikayı bir saat ileri almışken, üç atıyor, hiç vuruyorum düşüncelerimin özetinde…

        Kimi zaman;  yapılmayanların yapabileceklerimden çok fazla olması sebebinde hayatı teğet geçişim. 

        Sahilden geçemeden martı seslerini duymamak, çimenlere yayılmadan, simit peynir çay üçgenini kurmadan, ufacık detayları ıskalayıp onca sorun içinde debeleniyor olmak…

         Susamışsındır, ortalık derya denizdir oysa…

Suyun ortasında susuzluk çekersin bir şekilde.

Bir göl yahut bir akarsu bulmak arzusunda, hiç yoksa bir avuç su birikintisi…

“Hah!” dersin. Daldırırsın ellerini suya, doldurursun avuçlarını, su parmaklarının arasından kayıp gider, sen ağzına götürünceye kadar. Bir daha, bir kez daha dener ama vazgeçersin…

                           Susamışsındır…    

       Suyu seyrederek kanmaya çalışırsın. Gün gelir suda yüzen kâğıttan bir gemi görür, sevinirsin. Ve “Nihayet” dersin. Uzanır alırsın, bir bakarsın, gereksizlik.

 “Tüh!” bile demezsin, diyemezsin işte! Susamışsındır, suyun sesiyle uykuya dalarsın. Uçsuz bucaksız düşünde yüzerken görürsün kendini.

 “Nasıl bir güzellik, ne sonsuz bir huzurdur bu?” diye bağırmak isterken, çıkmaz sesin, yapışır dilin damağına, için daralır. Ter içinde uyanır görürsün suyu. Bakakalırsın öyle, öylece… 

        En son, ne zaman içten güldüğünü düşünürsün şöyle omuzlarını kaldırıp, boynunu içe çekerek ve çıkardığın sesi umursamadan? 

En son, ne zaman beynin tüm işlevini kaybedene kadar sarhoş oldun şöyle körkütük ve hiçbir şeyi umursamadan?

En son, ne zaman küfrettin şöyle ağız dolusu diline geleni döktün ayıplandığını umursamadan? 

          En son ne zaman avazın çıktığı kadar bağırdın, ses tellerini çatlatarak ve beynine kan sıçratarak, bayılacağını ummadan? 

Ne vakit gökyüzüne baktın, yaprakların arasından süzülen güneş yüzünden gözlerini kısarak ve aşağılarda ne olduğunu yoklamadan?

Ne zaman bir ihtiyara halini hatırını sordun olanca küçüklüğün ve şirinliğinle, yüzündeki kırışıklıkları saymadan? 

En son ne zaman ıslandın bardaktan boşalan yağmurun altında, yüzünden akan sular ağzınıza sızarken ve şemsiyesinin olmayışını kafana bile takmadan? 

En son ne zaman düş gördün her detayını hatırlayarak, sabah kalktığında sana tebessüm armağan eden, içindeki karanlığı umursamadan? 

En son ne zaman deliler gibi koştun yüzüne rüzgârın vurduğunu hissederek, attığın adımları saymadan ve yorulmayı umursamadan? 

En son ne zaman birine “Seni seviyorum!” dedin bütün içtenliğini yanına alarak ve içini sızlatarak, gelir mi gelmez mi cevabını bile umursamadan? 

        En son ne zaman öptün babanın yumuşacık merhametten yıpranan elini ve sana attığı tokatı umursamadan? 

En son ne zaman oyuncak aldın şöyle seni dünlere götüren, içten içe çocuklaştıran hayaller kurduran ve büyümüş olmanın haylazlığını umursamadan? 

En son ne zaman bir çocuğun sıktın yanaklarını şöyle tombalak, ses çıkarmayan yahut avazı çıktığı kadar ağlayan, sevimsizliğini umursamadan? 

           En son ne zaman eski resimlere bakıp birilerini yâd ettin, mazide kalan dargınlığını bile umursamadan? 

                      En son ne zaman derin bir uyku çektin? 

        Ve en son ne zaman güldün ve en son ne zaman soluksuz ağladın ve en son ne zaman birilerini nefesin kesilir gibi sevdin ve en son ne zaman geçmişin hesabını yaparak “Ve” bağlacından rahatsızlık duydun, ucu ucuna geçimsiz kayıplarını sıraladığı için? 

            Hayatı çok dokunaklı ıskaladın, bu yüzden mutsuz kaldın, bu yüzden sevimsiz ve hüznü astın suratına zaman zaman… 

           Şimdi sevmek mevsimi ise fark etmeden geçtiğin hayatı biraz daha yaşanılır kılmak adına, ıskaladığını düşündüklerinin ardından koşabilirsin. Teferruatlar değil mi hayatı bertaraf eden? 

          Şimdi bekleme zamanı ise, biraz daha yakalayamadığın geçmişin ardından yas tut, belki mezarın daha farklı bir huzurla dolar? 

          Ama kabullenmek lazım kimi zaman, hayatı koşarak geçtiğimizi…

Pekâlâ, almak da gerekir mi hayatı tam namlunun ucuna ve bu kez titretmeden, bu sefer korkmadan, bu defa tedirgin olmadan, bir atış daha yapmak için?

Anlıyorum elbette bazı sorulara cevap bulmak gerçekten de çok zor…. 

         Ayağın eski sevgiliye takıldığında gerçekleşir bir ıskalama daha…

Aslında bilerek ya da bilmeden nişan bile almamaktır hayata. Eskitilememiş, aynen verildiği gibi özen ile saklanmış bir hayatın yerine yenisinin verilebileceği inancı.    

         Gece yürüyüşlerine çıkan adamın düştüğü durumdur ara sıra; 

İnsanların üzerine basıp geçtiği kaldırımları tanır, çoğu kimsenin bakarak göremediği ayrıntıları bilir ama hayat kaldırımla konuşmak değil, üzerine basıp geçmektir dış dünyada… 

           Kimileri bol bol yemek, kimi bulduğu her şeyi, kimi de sevgiyi tüketirken, bazıları da çıkıp “ol-ma-ma-yı” seçer günü yakalamak derdinde olanların aksine… Bakarken yavaşça ıskalasan şu hayat dedikleri varlığı ne olur?                                

           Tam tutacakken ötesine geçersin

                                                   Ulaşmak istediğin şeyin… 

Hayat aceleci bir telaşla geçmesin…

Gülen yüzler, yanı başında çiçekler, işaret parmağını tam da bize doğru sallarken,

Harcamamalı hayatı. 

     Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyor? 

  Atış poligonunda durmak gibi değil yaşam. Tamam, göz açıp kapayıncaya kadar geçer ama tek atışlık da değil sonradan kıymete binen saniyeler.    

  “ Alkollü olarak hayatı sürmeyin” başlığı olabilecek kadar onca anlamı içine alan belirtili mastar.

          Yaşam, her sabah istasyondan kalkan ve binmem için yeterli bir süre bekleyen tren.

Her anımda bir vagonuna ilişip mutluluğa kucak açmakta elimde… 

     Ve belki de dönülmez hata yapanlar, hayatı da en çok ıskalayanlar…           

Hepsi bu kadar….

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here