Hadi başlayalım yeniden….

Tarih kitaplarında birçok konu vardır. Bizlerinde her konuya az çok aşinalığı. Tarihi zoraki değil isteyerek öğrenmek isteyen biri olarak da tarihi araştırmayı severdim. Yıllar öncesi gençlik çağlarında dönemin en yakışıklı  oyuncularından olan Orlando Bloom’un başrolunu oynadığı Cennetin Krallığı filmini izlemiştim. Dedim ya gençlik çağlarında olduğum için konudan çok oyuncular dikkatimi çekerdi. İlk sahnesinde oyuncuya vurulmuştum adeta, bakışları, tavırları, demiri dövüşü etkilemişti beni. Hayran kitlesi içerisine girivermiştim. Film sahnesi hızlıca geçip gitti. Hayranıyız ya oyuncunun konu çok da umrumuzda değil işte. Fakat film sahnesi zamanla Kudüs’ün fethine kadar gelmişti.  Garip giden bir durum vardı ortada. Tarih kitaplarında okumadığım ama senaryo da olan  Kudüs’ün fethi.  Selahaddin Eyyubi  88 yıl süren haçlı egemenline dur diyen ve İslam kahramanı bir hükümdar iken haçlılara muhtaç olan bir hükümdar olarak sahnede yer alıyor. Sahne de Kudüs fatihi Selahaddin Eyubi amansız bir hastalığa yakalanıyor ve haçlıların doktoruna muhtaç oluyor. Sonrasında da Kudüs’ü teslim ediyor. Okuduğumuz tarih kitaplarının hiçbirinde böyle bir konu ile karşılaşmadım. Aksine hep haçlılara karşı mücadele eden bir  Selahaddin var. Sonrasında birkaç tarihi filmlere göz attım. Görüyorum ki Amerikan tarihinde Müslümanlara karşı bir çekememezlik bir üstünlük sağlama potansiyeli var.

Can sıkıntısı olduğu bir zaman da Kan ve Aşk filmini izlemiştim. 2. Dünya Savaşının ardından Avrupa kıtasının en şiddetli çatışmalarının olduğu  Saray Bosna’sını anlatan filmde Müslümanlara yapılan eziyetleri izlerken kendimden utandığımda oldu. Elimden hiçbir şey gelmediği için kendime kızmışlığımda.  Hayranıyız ya hep Avrupa’nın, hep bir özentilik var bizde batıya karşı. Ve olmak istediğimiz batının tarihini yansıtmaya çalıştıkları iki tarihi film. Hangisi doğru, gerçeklik payı ne kadardır, araştırmak elimizde ve  araştırdığımda ikinci anlattığım filmin doğruluğunu o dönemlerde yaşayanların kitaplarında, yaşadıklarında hayat hikayelerinde görebiliyoruz.

Türkiye genç nesil bakımından hızlı gelişen bir ülke. Ve bir çok batı ülkesinin de dikkatini çeken konu bu. Neden onlar da yaşlı nesil çokken bizde genç nesil fazla.  Genç nesil demek gelişmeye açık bir ülke demek, genç nesil demek askeri gücün etkin olması demek, savunma mekanizması iyi demek çünkü.

Filmde ki hasta adam  Selahaddin Eyubi değildi. Hasta adam Müslümanlık ve Türklerdi aslında. Sadece bir vücuda bürünmüş hali idi. Ve bunu fark ettiğimde üniversite öğrencisiydim. Onun içindir  sadece bir gazeteyi okumamam, hepsinde aynı konu  farklı şekillerde anlatılmıştır. Fetheden tarafı incelerken, fethedilen tarafı  da incelerken görüyorum ki madalyon çift taraflı. Biri gerçeği gösterirken biri de değişkenlik gösterebiliyor.

Kimseye tarih dersi vermek gibi bir niyetim yok.  Herkes bir şekilde gerek internet gerek kitaplar aracılığı ile ulaşabiliyor bilgilere. Yeni nesil öğrenmeye açken büyüklerimizden öğreneceğimiz yakın tarihlerde bulunmaktadır, Ülkemizin geçmişinde.

Son zamanlarda  bulunduğum ortamların çoğunda iş hayatının sıkıntıları gündeme geliyor. Koskoca tarih kitaplarını dolduran Türkiye tarihinde uğraşacak başka konu kalmamış gibi iş hayatının stresi basmış insanları. Kimi işini beğenmiyor, kimi oturduğum yerden para kazanayım istiyor, kimi ekonomik özgürlüğümü elime aldım uğraşacak bir şeyim yok insanlara sarayım diyor.

Hangi çalışma ortamı olursa olsun mutlaka herkesin bir sorunu problemi vardır. Çocukluk çağlarımda hatırlıyorum da iş yerinde sorun olsa bile çok yansıtılmaz aman işim var ben buradan emekli olup da gideyim diyenler şimdilerin iş hayatına akıl erdiremiyor. Psikolojik, iş gücü niteliği saymaya kalksak yine bir çok  madde çıkacaktır ortaya. Bazen oturup düşünürüm bilmem kaçıncı yüzyılın kaçıncı döneminde yapılan köprüler , mimari yapılar var. Onlarda da iş gücü vardı, günümüz teknolojisi, makinesi, hesaplaması  olmazken nasıl böyle güzellikleri inşa edebilirlerken bizler bu kadar gelişmişliğin içinde zorlanıyoruz.

Zorlanırız!!!

Çünkü, bizler alıştık hazır elimize gelmesine ve rahata, neden çalışalım ki makine yapsın orada, burası olmazsa giderim farklı bir firmaya, iş çok  nasıl olsa.

Ama ekonomik kriz var!!!!

Ama kimsenin kabul etmediği bir iş beğenmemezlik de var.  Ortada bir suçlu da var halihazırda, hükümet. Her suçlamayı hükümete yüklemeyi çok güzel yapıyoruz. Biz kendi polisimiz kendimiz olmayı başaramıyoruz.  Hastanelerde ki tv kanalını bahane edebiliyoruz, geç gelen halk otobüsünü bahane edebiliyoruz, işe girerken evraklarımızı bahane edebiliyoruz, domatesin fiyatını, patatesin kilosunu bahane ettiğimiz kadar, taşın altına vatandaş olarak ne kadar elimizi koyuyoruz.

Ben bu dönem şu partiye oyumu vermeyeceğim derken, neye göre vermeyeceksin?

Otobüs saatinin değişmemesi sebep ya da asgari ücreti mi bahane edebileceksin. Asgari ücreti kimse bahane etmesin. Bakmadığın, unuttuğun tarihinde 1990 yılından önceki nesil iyi bilir haftada bir pazara gidilir ihtiyaçlardan en acil olanlar alınır kalanlar haftaya bırakılırdı. Yani her köşe başında market yoktu. Aman ne gerek var akşam dışarıda yeriz dediğimiz akşam yemeklerimizi yediğimiz  restoranlar  yoktu sayılı lokantalar vardı onlara da gidenler belli kesimdi. Herkesin evinde arabayı geçtim telefonda yoktu. Şimdi bakıyorum da evdeki  beş yaşındaki çocuktan tutunda  evin en yaşlı üyesine kadar  herkeste cep telefonu ve faturalı. Ama asgari ücret sorun. Harcama yapılan alanlar değil… !!! Ev konusu ayrı bir olay zaten, bir zamanlar ev sahibi canının istediği kiracıyı çat kapı çıkartır, çat kapı yeni bir kiracıya kiralarken evini, şimdilerde herkes ev almış, ev kredisi ödüyor, ev sahipleri kiracı bulamıyor. Yine hükümet suçlu ama!!!!

Çocuğu hasta ise bakım parası, evinde yaşlı varsa ayrıca bir bakım parası, eğer bir de birey sadece asgari ücretle çalışıp çocuk okutuyorsa eh okul masraflarına da başvuruda bulunduğu takdirde devletten verilen bir ödenekte var. Hele ki kadın ise kat kat yardım yapılıyor. Ama yine de asgari ücret ve hükümet  suçlu!!!!  Aile bireylerinin iş alanından dolayı iş seçme iş beğenmeme lüksü de var, yani bir zamanların tabiri olan ‘’ abi ne iş olsa yaparım’’ da yok. Ben şunu yaparım yoksa senin işine muhtaç değilim havası var artık. Çünkü hükümet sanayi alanında atılım yapıyor. İşçiyi savunuyor. İşten çıkınca tazminat diyor, işe girerken sigorta diyor. Ama yine de asgari ücret suçlu!!!  

İş güvenliği ne kadar yabancı bir tabir iken, her alanda bir iş güvenliği uzmanı istihdamı ile yine işçi korumaya alındı. Hatta iş olayını geçelim evdeki geçimsizliğe de bir çare olarak aile danışmanlarımız çıktı, öyle hakim karşısına çıkınca şiddetli geçimsizlik var bizde boşanmak istiyoruz dediğinizde hadi boşayalım sizi demiyorlar artık. Siz hele bir gelin bakalım neymiş aile geçimsizliğine konu diyerek psikologa gönderiyorlar, aaa evet bu da  hükümetin suçu değil mi!!!!

 Düşünce özgürlüğümüz yok diyen bir kesim var mesela, ne hikmetse ağızlarına gelen her kelimeyi konuşup hakaretin en babasını yapabiliyorlar. Ama özgür değiller, çünkü Cumhurbaşkanına küfretmek hakaret değil onların nezdinde. Ya da bir siyasi yapıyı savunmak ve karşısındakini koyun diye aşağılamak da suç değil o kesime göre, çünkü düşünce yasağı varmış ya, evet yine hükümet suçlu!!!

Yazmaya kalksak ya da anlatmaya başlasak o kadar çok konu var ki ama kelimeleri de bir yerde sınırlandırmalı aynı gün bittiğinde yeni güne geçerken saatlerin sıfırlanması gibi. Bende yazımı noktalıyorum burada ki yeni yazılarıma başlayabilmek için.

Madalyonu tek taraflı incelemeyelim, sadece tek tv kanalına takılmayalım. Tarih kitabımız bir tane değil yazarımız tek değil, bir çok yazar ve kitabı ayrı ayrı okumaya gayret elim ki bizler de hükümet suçlamadan önce kendimizi ve geçmişte yaşadıklarımızı görmeye çalışalım.

Son olarak da şunu söylemek isterim ‘’ GİTTİĞİNDE TAM GİDECEKSİN, YARIM DEĞİL’’ …

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here